Sevdiğim bir kitabın ilk sayfasında yakaladığım o heyecan, Edinburgh sokaklarında attığım her adıma eşlik ediyordu.
Bir varmış bir yokmuş diye başlayan masallarda gerçek olamayacak anlara eşlik etmenin çocuksu heyecanını hâlâ anımsıyorum. Çocuk sesim kulağımda çınlıyor: “Hadi bir daha anlat, baba…” Kurşun asker, Keloğlan ve Dev Anası, Deli Dumrul ve niceleri… Bazen aslına sadık kalınan, bazen de çocuk heyecanıma göre değişen masallar.
Büyüyerek terk edilen tüm o hayaller yerini rutinlere bırakırken, şehirlerin insanları adeta yuttuğu zamanlarda bir nefes almak, bir türlü yetişkin olmayı kabullenemeyen bünyeme iyi geliyor. Bu defa adeta bir masalı adımlıyorum.
Hemen her adımımda, yüzyıllar öncesine ait bir kalenin görkemiyle bu şehrin ruhunun kesinlikle şehrin tarihi olduğunu hissediyorum. Edinburgh Kalesi şehre hükmediyor, şehri izliyor ama neyse ki karşılıklı bir aşk bu; herkes kalenin ihtişamlı gözetiminden memnun görünüyor 🙂
Şehrin tarihinin muhteşem eşlikçisi yeşil alanlar. Doğaya hükmetmeye çalışmak yerine doğa ile uyumlanan şehirlere bayılıyorum. Oslo’da gördüğüm bu uyumu burada da yakalamış olmak, Edinburgh’u sevimli şehirler listemin üst sıralarına taşıyor.
Şehrin merkezinden yürüyerek bir trekking noktasına erişebiliyor olmak her şehirlinin hayali midir bilemiyorum ama benim gibi tırmanmayı seven bir dağ keçisi için büyük keyif. Arthur’s Seat’e tırmanırken yeşilin bin bir tonundan geçiyorum. Rüzgâr şarkıma eşlik ediyor, zirvede olmanın hissi, şehrin eşsiz manzarasına karışıyor ve bu hazzı hafızama kazıyarak koşar adım şehrin bir başka yeşil noktasına dönüyorum.
Calton Hill’e vardığımda kendimi bir anda Atina’da buluyorum. Antik Yunan tapınaklarından esinlenerek inşa edilmiş ama tamamlanmamış National Monument of Scotland; diğer Antik Yunan mimari örneği Dugald Stewart Monument bir süreliğine Antik Yunan’a ışınlanmanızı sağlıyor. Ve Nelson Monument bu eşsiz manzarayı tamamlıyor. Bu anlarda, yemyeşil bir tepede Edinburgh anlarıma Atina anılarım eşlik ediyor.
Edinburgh’un yeşil tepelerinden “su medeniyettir” sloganı ile iniyor ve şehrin göbeğinden geçen Water of Leith rüyasına huzurla “merhaba” diyorum. Nehrin kenarındaki yürüyüş yolunu tarif etmekte zorlanıyorum. Sanırım o anları betimlemeye çalıştığım her cümlenin yetersiz kalacağını düşünüyorum. Sol yanımda nehir akıyor, sağ yanımda masalsı mimarisiyle gerçek olduklarını sorgulatan evler, kulağımda yalnızca kuş sesleri… Ama gerçek olan şu ki hala bir şehirdeyim…
Ben şehre şehir demem, kalbi sanat için atmıyorsa 🙂 Neyse ki Edinburgh bu alanda da kalbimi fethediyor. National Galleries of Scotland’ın dört ayrı galerisi şehrin sanatla derin bağını temsil ediyor. Monet’nin fırça darbelerinin huzurunda, Van Gogh’un önünde saygıyla eğiliyor ve müzenin benim için en anlamlı parçası, The Skating Minister’ı görmüş olmanın dayanılmaz mutluluğu ile yoluma devam ediyorum.
İskoçya Ulusal Müzesi (National Museum of Scotland), İskoçya tarihinin hemen her anını yansıtan (abartmıyorum, Tunnock’s marka marshmallow ile Graeme Obree’un bisikletini kaç müzede yan yana görebilirsiniz?) ve bir o kadar da modern; ne yazık ki emsalleri ile karşılaştırınca “ah vah, bunlar da müze ise bu nedir” dedirterek, çağının ya da benim çağımın çok ilerisine geçmeyi başarıyor.
Şehrin içinde, yemyeşil bir parkta koşarak güne başlamak, özellikle o parka araba ile erişim sağlamıyorsanız, şehirli için bir lüks. Otelimden çıkıp hemen karşısında yer alan Bruntsfield Links’te koşarak güne başlama lüksüne eriştiğimde, yaşanabilir şehirler gerçeği ile kendimi şehrin ritmine bırakıyorum.
Şehrin tarihi sokaklarında, estetik kaygısı yüksek mimariyi kaçırmadan ilerlemeye çalışıyorum. Sokakların mistik geçitlerinde nereye çıkacağımın bol sürprizli merakı ile kendime küçük oyunlar kuruyorum. Ve sonunda kaleye tırmanan sokağa erişiyor ve masalın hakkını veriyorum. Yüzyıllar öncesine gittiğimi söylesem, zamanda yolculuk hikâyeleri beklersiniz ama kabul edelim, tarihin korunması ve nesilden nesile aktarılması tam olarak böyle bir gerçeklik 🙂



















Bir yanıt yazın