Şehirlerin olağan akışında, gökdelenler arasında kaybolmaya fırsat bulamadan tarihten bir âna ışınlanıyoruz.
İnsan olmanın salt var olmak ile ilişkisini kuramadığımız her an “ne yapabilirim” dürtüsü yapılabileceklerin sonsuz alternatifinde müthiş bir yetersizlik hissine dönüşüyor. Belki de bu yüzden, -e bilmenin sonsuz alternatifinde yaşam eylemini anlamlı kılan şey, küçük anların anılara dönüşürken zihinde bıraktığı derin izlenimler. Asıl kazanımların o küçük anlar olduğunu anladığında, hayattan keyif almak meselesini birtakım öğretiler kapsamına indirgemeyi bırakıyorsun.
Hindistan’dan dönmüş bir keşiş edasıyla giriş yaptığım yazının ilerleyen satırlarında Manchester sokaklarının altını üstüne getirmiş bir flanöre dönüşerek, en sevdiğim andan sesleniyorum: “Huzur dışımızda”, “dışarıda”, “sokaklarda…” efenim!
Durağan olana karşı sabırsızlığımdan olsa gerek, şehirlerin ezber bozan hareketliliğinin aşığıyım. Kalabalık caddeleri izlerken her defasında lunaparka giren bir çocuğun heyecanını yaşıyorum. Manchester bu konuda oldukça iyi: canlı ve renkli. Şehrin hareketliliğinin büyüsüne kapılmış sokakları adımlarken, gökdelenler arasında kaldığım anlarda tam anlamıyla yeninin eskiyi nasıl yuttuğunu deneyimliyorum. Gökdelenlerin arasında kalmış tarihî bir pub ya da tarihî bir kütüphanenin yanında modernize edilmiş yeni bir giriş… Eskiyle yeninin sentezi. John Rylands Library, 1900’lü yıllardan bu yana yüzyıllık tarihiyle eskinin en ikonik temsillerinden.
Şehrin hareketliliğinin en gösterişli yerlerinden biri Manchester Gay Village. Sokak sanatının ve eğlencenin renkleriyle boyanmış. Canal Street’i takip ettiğinizde Castlefield bölgesine uzanıyorsunuz ki burası benim favorim oldu. Kanal boyunca yürürken bir şehrin yanı başında doğaya ışınlanma mucizesini Regent’s Park ile sevmiştim. Her ne kadar doğal güzellikler konusunda Regent’s Park kadar olmasa da Manchester’ın gökdelenleri arasında botlarda süren yaşamları izlemek ve ördek yavrularının annelerini takip eden şaşkın anlarına en az onlar kadar şaşırarak eşlik etmek hoşuma gitti. Aslında tipik şehirli özelliğinin bir parçasıdır; bir parça yeşil alan ya da bir iki insan dışında canlı görünce bizler amansız bir sarhoşluk hâline kapılır, milyonda bir yaşanan doğa olayına tanıklık etmiş gibi lüzumsuz bir heyecan ve ulaşılması imkânsız bir huşu ile bir süre aptal aptal gülümsemeye devam ederiz 🙂
Bu anlardan ayılıp sanat ve bilimle dolu yolculuğuma devam ederken Science and Industry Museum’un deneyim alanında çocuklarla çocuk olduğum anlarda dışarıda İngiltere’nin gerçek yüzü şarıl şarıl kendini gösteriyor. Müzenin akan çatısının imdadına son derece fonksiyonel ve evrensel “kova” yetişiyor. Yağmurun şiddeti arttıkça kova sayısı artıyor ve meraklı minik gözler kovalara damlayan sulara bakıyor. O anlarda kendimi evimde hissediyorum; öyle tanıdık bir çaresizlik 🙂
Yağmur deneyimini minimum hasarla atlatmanın haklı gururu ile kendimi yeniden sokaklara atıyorum. Sanata sanat dediğim, sanattan anladığım bir başka haz mekânındayım: Elbette Manchester Art Gallery! Elbette günün yıldızı Sappho’nun yağlı boya tablosu. Lesvos’a gönlünü kaptırmış biri olarak Sappho’nun memleketi ile anılan bu adadaki anılarımı zihnimden geçirdiğim o anlarda biraz geçmişe savruluyorum. Albert Square’in ânı hapseden bir fotoğrafından bile daha gerçek bir yağlı boya tablosunun önünde, sanatın sınırsızlığından duyduğum hoşnutlukla saygıyla eğiliyorum.
Bu kadar şehir güzellemesi içinde “Park yok mu park?” dediğinizi duyar gibiyim. Şehir merkezinden yürüyerek Mayfield Park’a girince Castlefield bölgesinde kanalda yürürken mest olduğum anların bir rüya olduğuna ikna olmak üzereyim. Şehirlerin içinde görmeye alışık olmadığımız büyüklükte ve yeşillikteki parkların yanında bir balon gibi sönüyor. Bu parksa Hyde Park neydi kardeşim?
Yine de keep left günlerine veda ederken Manchester’ı da anılarımın derinliklerine sürprizli, renkli ve eğlenceli anlarıyla hapsediyorum.













Bir yanıt yazın