Londra’nın Ritmi: Düzenli Kaos

Londra’da kalabalıkların düzenini selamlıyor ve zamanın akışına ayak uydurmayı deneyimliyoruz.

Zaman kavramı üzerine düşünürken sakin, sessiz ve yavaş akan bir yaşamın kenarında durup böyle yerlerde zamanın durduğunu varsayarım; ama benim için tam tersidir. Ben her zaman kaosu bol, gürültülü ve hızlı akan bir yaşamın içinde zamanın nasıl geçtiğini anlamaya çalışırım. Şehir yaşamının ortasında doğmuş ve şehir yaşamından başkasını bilmeyen biri olarak, 7/24 sönmeyen ışıklar, kendi sesimi bastıran sesler ve yalnız olmadığımı hissettiren kalabalıklar her zaman yakınımda bildiklerim ve gittiğim her yerde aradıklarımdır.

Zamanın hızına ayak uydurma telaşı modern çağın vebası. Bu vebanın çağdaş tanısı—ya da tınısı, nasıl yorumlamak isterseniz—tabii ki “anksiyete!” Öyle ki bu anksiyete, Londra’nın kalabalığında özellikle metro istasyonlarında muazzam bir insan yığınıyla zirve noktasına erişebilir.

“Keep left” akışında, kurulu düzene küçük bir başkaldırı niteliğinde yaşanan bu kaosun içinde, muhafazakârlığın bu denli yaygın örneğini başka nerede görebilirim diye düşünmeden edemiyorsun. Ama aynı kalabalığa rağmen Hyde Park’ın yemyeşil alanlarında, sevimli sincap dostların eşlik ettiği mükemmel molalar da mümkün. Bu anlarda “şehir yaşamı mı, o da ne?” diye düşündüren bir dinginlik insanı sarıyor. Şehrin içinde doğaya bu kadar yakın olabilmek büyük bir şans.

Londra’nın turistik lokasyonlarından Big Ben’e ve komşusu London Eye’a gece uzandığında, London Eye’ın ışıklar içindeki manzarası nasıl da göz dolduruyor…

İngiltere yağmur demek, kasvetli ve kapalı hava demekken 5 günlük tatilim boyunca güneş eşlik ettiği için kendimi şanslı sayıyorum. Güneş eşliğinde Regent’s Canal’da yürümek büyük bir haz; Edvard Munch’un tuvalinden fırlamış gibi görünen renkler suya yansıyor.

Hemen herkesin bir tatil anlayışı ve bu anlayışa uygun rutinleri vardır. Benim en gözde rutinim koşmak. Holland Park’ta güneşin yüzüme vurduğu anlarda koşmanın verdiği özgürlük hissini ne kadar çok sevdiğimi yeniden fark ediyorum.

Londra’da birçok anın eşlikçisi kalabalıklar. Şehir her an canlı ve bir o kadar renkli. Notting Hill ve Camden Town bölgelerinde bu kalabalığın renkliliği adeta bir cümbüşe dönüşüyor; sokaklar, dükkânlar ve insanlar sanki bir kıyafet balosunun parçası gibi.

İngiliz pubları da bir o kadar kalabalık ve renkli. İçeride hiçbir ayrım gözetmeksizin her tür insanı görebilirsin. Her gece “masa bulabilir miyim?” endişesiyle kapıdan girsem de gecenin sonunda aynı keyifle dışarı çıkabiliyor oluşum büyük bir şans.

Benim için olmazsa olmazlardan biri de şehrin sokaklarında kaybolmak… Turistik lokasyonlardan uzaklaşıp hiç bilmediğim yerlerde yürümek ve keşfetmek. Otelimin bulunduğu Earl’s Court bölgesi oldukça sakin ve sevimli; mimarisiyle büyülüyor. Londra’nın kalabalığına nispet yaparmış gibi bir hâli var.

İstanbul’un kaos kalabalığı mı, Londra’nın düzenli kalabalığı mı? Bir kalabalık seçme şansım olsa Londra’nın düzenli kalabalığında kaybolmayı tercih ederdim. Sokaklarında mimarisiyle büyülendiğim, publarında eğlendiğim, parklarında dinlendiğim muazzam bir kalabalık…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir