Müziğin ritmini yakalayan sokaklar…
Sürekli tekrarlayan anlarda, anların benzerliğinden doğan güvenle kendini huzurlu ve mutlu hissedenler vardır ama ben o insanlardan değilim. Bir şeyler kendini tekrarlamaya başladığında “eyvah rutin!” alarmları çalmaya başlar ve hemen yeni bir şeylerin peşine düşerim.
İnsan olmanın doğası gereği (!) sabah erken kalkmak, trafikte bir ömür geçirmek gibi zorunlu rutinleri bir kenara bırakırsak, ânı yaşama telaşıyla savrulduğum anlarda keyif aldığım rutinlerden bahsedebilirim.
Rüzgârın saçlarımı savurduğu, güneşten gözlerimin kamaştığı, yağmurdan ıslandığım o anlarda, yolda olmanın heyecanının eşlikçisi Beatles şarkıları…
En sevdiğim Beatles şarkısı Yellow Submarine olsa da zihnimin içinde durmadan Hey Jude dönüp duruyor.
Birçok ünlü isme ev sahipliği yapmış barların sıralandığı sokakta yürürken zamanın ruhunu yakalamakta zorlanıyorum. Neyse ki ânı yakalamaya (!) çalışan kalabalığın arasında kaybolmama fırsat kalmadan, barlardan sokağa taşan müzik içimdeki çocuğu uyandırıyor.
Sokağın coşkusu, bir grup insanın İrlanda dansıyla doruğa ulaşıyor. Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle, mutluluğun bazen sadece bir şarkının ritmine kendini bırakmak kadar basit olduğunu düşünüyorum. Biraz müziğin ritmine kapılıp biraz da merakıma yenilerek içeri giriyorum. Yaşlı bir adamın muhteşem dansını izlerken, o yaşlara geldiğimde hâlâ aynı enerjiyle dans ediyor olmayı diliyorum 🙂
Müziğin insanları birleştiren gücünü yeniden hissetmek için daha doğru bir yer olamazdı sanırım.
Dışarıda ise kütüphaneler ve müzeler keşfedilmeyi bekliyor. Yağlı boya tabloların karşısında kısa süreliğine gerçeklikten kopuyorum. Fırça darbelerinin ahengi ve detayların gerçekliği karşısında gerçekliğin yansımasının kendisinden ne kadar bağımsız olabileceği veya kendiyle ne kadar benzer olabileceği ikilemine düşüyorum. Kim bilir belki de gerçeklik arayışının kendisi bir yanılgıdır?
Arka sokaklarında kaybolmadan bir şehri gerçekten gezmiş saymıyorum kendimi. Rastgele yürürken, insanca yaşam hissi veren mimarisiyle nefes kesen bir mahalle keşfediyorum. Yaşanabilir şehirler gerçeği, huzurun kulakları sağır eden sessizliğinde bir kez daha “mümkün” diye fısıldıyor…
Sokaklarında kaybolduğum Liverpool’un gözümde gerçek bir yıldıza dönüştüğü yer ise Royal Albert Dock oluyor. “Denize inen sokaklar” romantizmine karışırken Beatles bu kez başka bir yerden sesleniyor:
All You Need Is Love.
Liman boyunca yürüyüşüme eşlik eden kahvemin kokusu, İngiltere güneşinin jestiyle birleşince zihnimdeki o meşhur ‘gri şehir’ algısını dağıtmayı başarıyor.












Bir yanıt yazın